Gönül Bu
Gönül Bu
Henüz çok gencim. Önümde kocaman bir gelecek var. Babamın bütün nasihatlerinde geçer bu kocaman gelecek. Kocaman adam olurum, kocaman geleceğim olur. Kocaman adamlığıma bakılırsa, gelecek gelmese de olur. İşin ne geçmişinde ne de geleceğindeyim. Tam bir keyif adamıyım ben. Hamurum tembellikle yoğrulmuş, hem de çalışkan eller tarafından iyicene yoğrulmuş.
Bu yüzden deden gibisin der beni tanıyanlar. Güneşe karşı sekiz saat oturur, burnuna konan sineği kovmazmış dedem. Çalışkanlık her şey değil hayatta. Çok çalışarak kaybettiğim günleri anmanın eziyetini hiçbir zaman yaşamadım. Yaşamayı da istemem.
Yaşımın üstünde bir olgunluğa sahibimdir. Yaşımın üstündeki güzellere de ayrıca hayranlık duyarım. Örneğin şu karşımdaki büyük masada ellerini kavuşturmuş oturan güzel. Nereden baksan kırkında var, yoksa da yakın. Ona bakınca kütüphane görevlisi demek içimden gelmiyor. Ellerini kavuşturmasında kitaplara ve rafların arasında dolaşan insanlara kapıları kapamışlık var.
Mutlaka bana karşı da öyle. Yine de şansımı denemeliyim diye düşünüyorum. Düşünüyormuşum. Düşünmeden atlarım böyle durumlarda. Sonu da genellikle hüsran olur. E şimdi bu yaşa gelmiş kadın, muhtemelen evlidir. Hatta birbirinden kuzu iki de çocuğu vardır. Muhtemelen değil, bunun garantisi var. Özgürlük mözgürlük diye işi savsaklayabilecek cinsten görünmüyor. Mücadeleci bir ruha sahip olmadığı da gözlerinden okunuyor. (Okuyabildiğim kadarını aktarıyorum. O kadar da gözü kara sayılmam.) Rahatına düşkün bir şey belli ki. Çalışmak, kesinlikle denememişliğin verdiği bir tercih. Şu saatten sonra bıraksanız anında istifa eder. Etmez belki ama buna sebep şartlardır.
Evdeki tosunları birer ev sahibi edene kadar içi de rahat etmez doğrusu. Gelinin, torunun yanında itibar sahibi olmak zorunluluğu yakasını bırakmaz.
Onunla aramızda gizli bir bağ sezinliyorum. İyi bir çift olurduk kesin. “Gönül” ona uygun bir isim olurdu. “Gönül” evet. Babasının anasına gönlünü kaptırmışlığından çok, o anda söyleyişi hoşuna gittiği için vurduğu bir isim; ya da Gönül’ün annesinden önce beğendiği ama uzanamadığı güzelin ismi. Bu yolla ulaşmış oluyor. Kim bilir ben de Gönül vururum kızımın adını. Belki.
Bu mevsimin insanı değil Gönül. Yazdan arta kalan bir görüntüsü var sebebini bilmediğim. Boğazlı kazaklarla, yün eteklerle örtülecek cinsten değil. Beni hayal kırıklığına uğratıyor bu haliyle. Halbuki koltuk altlarından sırılsıklam terlemiş halini daha bir bütünleştirirdim, ergenlik sivilcelerinin izini atamamış yüzüne, oturuşuna, bakışına, kayıtsızlığına. İpekli gömleğinin (yeşil mesela, pembe fazla iddialı olur.) altına lacivert, diz kapağının biraz altında kumaş bir etek giymişliği çoktur kesinlikle. Bugün evlilik yıldönümünün ertesi olmalı. Mağazadan alınan kazağın üzerine masrafı az bir ek olarak kırmızı karanfil düşünülmüştür beyefendi tarafından; doğum günü unutulmuşsa birkaç kırmızı gül de olabilir.
Yıldönümünün nasıl hatırlandığı da ayrı bir muamma tabii.
Televizyon başına kurulup, anneciğiyle beraber, ne kadar faydalı program varsa bakmışlığı vardır Gönül’ün, genç kızlık çağlarında. Dalıp dalıp gider bir yandan ama, o programlardan edineceği ve bütün akıllı kızlar gibi çevresindeki teyzelere aktaracağı bilgilerin değerini de iyi bilir. İdeal ev kızı olmanın da bir raconu vardır elbette. O programlarda mutlaka görücü usulü evliliğin sakıncalarından da bahsediliyordur. Bilim adamları her şeyin en iyisini bilir; Gönül de sokağa çıkıp aramayla Nusret gibi bir kocanın bulunamayacağını. (Nusret ideal bir isim olmayabilir. Bunun ideali de yoktur. Nusret, Hasan, Ali…
farkları var mı?) Gençlerin gözü başka türlü kızlardadır çünkü. Allah için Nusret bütün taşkınlıklarına rağmen hiç değilse bu konuda sağduyulu davranmayı becerebilmiştir. (Kötüsü olmamış sonuçta. Ufak tefek pürüzlere rağmen, evinin kadını olmak konusunda, benim diyen kadın Gönül’ün eline su dökemez.) Bugün düşünülerek dün akşamdan hazırlanan dolmanın huzurunu gözlerinden okuyorum şu anda. Okumaya çalışıyorum da… yazı çok karmaşık. Bir sürü başka şeyi de okumadan geçemiyorum.
Tabii olarak kalabalık aileden gelmenin ayrıcalığını taşıyor. Büyükbabanın vefatından sonra babaanne kahrı çekmeseydi.(Büyükbaba ölmüştür. Babaanne derli toplu, düzenli yaşayan bir insan olarak büyükbabadan sonrasını uzun boylu görme şansına sahip oluyor bu durumda.
Hal böyle olunca en büyük oğlanın yanına sığınmak dışında mantıklı bir yol görünmüyor.) Bu kadar hamarat da olamazdı. Üstüne bir de huysuz baba ekleyin. Yetmedi, yetmez. Bu Gönül hakikatli kızdır. Ağabeyinin haylazlıkları, tacizleri, olur olmaz emirleri… kolayına yetişkin olunmuyor.
Bütün bunları bir kenara bırakıyorum. Beni ona en çok hayran bırakan, onun gibi kızların tamamını göğe yükselten tarafları: Sırdaşlıklarıdır. Bakın daldı gitti yine.(üç saattir dalmış vaziyette zaten, bunu ciddi bir hayat belirtisi saymak çok güç.) O küçücük beyninde, o gürbüz bedeninin kaç katı derin düşünce var derin sırlara tanıklığın verdiği. Her sırdaş gibi yardımseverdir de. (Şu anda ayağa kalktı ağır ağır, diklendi, iyice süzüp çevreyi sürekli oturamıyor olmasını dert edinerek yürüyor ağır aksak. Ayaklarda uyuşma doğal bu durumda. Doğal ve iğrenç. Niçin ayakların uyuşması vücudun diğer azaları gibi keyif hali şeklinde gerçekleşmezse. Aslında o diklendiği andır benim asıl kovaladığım an. Ama bulabildiğimizle yetinmek durumundayız. O süreci uzatma şansım yok. Yapılacak tek şey, her birkaç saatlik arayla beraber oluşacak doğal devinim anını takip etmek.)
Tipik bir ev kızı, tipik ve sempatik. Yaşamı boyunca abuk sabuk muhabbetlerden hoşlanmamıştır. Tek bir erkek arkadaşının bile olduğunu söylemek güç. Kapı komşuları Sacit’le (Sacit’le Nusret yer değiştirebilir.) konuşmalarını abartmak gafletinde bulunan insanların varlığını sezinlediği anda gereğini yapabilecek kadar da katı ve kuralcıdır ama unutmayın. Bir adam için yansa yakılsa renk vermez asla. Vermedi. Bütün mahallenin kızlarının günde kaç kere bakkala gittiğini bilmeyen mi var. Ağızlarının suyunu akıta akıta Şahin’in gözlerinden yaptıkları alışverişi.(Şahin, bakkalın oğlu. Bakkalın adını bilmeyiverin. İsim kargaşası yaratmaya gerek yok. Farz edin Sıddık.) Şahin’e duyduğu hayranlığı hiçbir zaman dışa vurmadı o.
Dışa vuranların basitliklerine hayretle bakıp, kınadı sadece. (Şu anda girdi içeri tekrar. Yanında liseden alt devre görüntüsü veren bir kız var. Kız diyorum, onca yaşına rağmen, duruşuyla yürüyüşüyle kendi öyle diyor çünkü. Kız, başlangıçta yukarıdan yukarıdan bakmıştır da Gönül kendini feda edip atılmıştır: “Siz Cumhuriyet lisesinde okumuş muydunuz” diye. Öyledir. Hoşgörü, sabır, alçakgönüllülük sorgusuz sualsiz vardır onda. Anaçtır.)
Lavabo dönüşü daha bir canlanmış gördüm Gönül’ü. El yüz yıkamanın verdiği ferahlık olsa gerek. Yanında taşıdığı sabunu, mendili mutlaka vardır ve dolabına kilitlemiş olduğu çantanın içindedir bunlar. O çantanın içini ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Tırnak makasından, tokaya, çakıya, küçük çocukları sevindirmek için bulundurulan rengarenk şekerinden, sakıza… Duracağı yeri bilir ama. Buradan ötesi onu aşar. Daha canlı bir Gönül diyorum. Daha canlı bir Gönül’e Gönül demem ben. Onun en çekici yanı ortalama bir çekiciliğin gerisinde oluşu.
İşte bu tip basitliklere pirim vermeyişi yüzünden tek bir arkadaşa sahip oldu, liseli yıllarından evliliğe kadar: Müzeyyen ablanın kızı Aliye. Adına kaçamak diyorlar ama böylesi ağır kaçar benim hesabıma göre. Aliye’yle çarşıya çıktıklarında inadına denk gelen ince, uzun boylu, taze bıyıklı oğlana (denk gelişi durumu şüpheli kılıyor tabii.) isteyen bakışlarla bakmış oluşunun bence abartılacak hiçbir yanı yok. Birkaç küçük zevk anını bu kadar zarif yaşayan bir insanı anlamamak olmaz. Sonuçta Aliye’yle evlendi o oğlan ve evliliklerinden sonra o bakışı sadece bir kez, istem dışı olarak atmanın ezikliğini hep içinde duydu Gönül.
Memurluk sınavında (Bunun işe girdiği zamanlar öyle bir sınav var mıydı bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Onu oturttuğum yerden kaldırmaya da hiç niyetim yok. Resmi arşiv yapmıyoruz ya.) arka sırada oturan oğlanla yemeğe gitmemesi, çoğu yanlış olan kopyaları verişindeki saflığın da delili oluyor. Sadece telefon numarasını vermesini de çok kötü bulmam ayrıca. Hem oğlandan gelen bir iki baştan çıkarıcı, hatta ahlaksızca demek lazım, mesajdan sonra; oğlanı arayıp, aramazsa memnun olacağını söyleme dürüstlüğünü de gösterdiğini unutmamak lazım. Sonrasındaki mesajları abisinin korkusuyla gece yatağa girmeden okuyamamış, okuyup kendinden geçse de cevap yazmayacak kadar sağlam durmuştur. Durmamış mıdır?
Hayatta hiçbir şey kolay elde edilmiyor. Çaba olmadan erişilebilen hiçbir güzellik de yok. Bugün kendi ailesinden, hatta eşinin ailesinden ve hatta benim ailemden farklı olarak bakımlı, tertemiz iki çocuğa sahipse, her ikisi de çocukların “K” leri “G” leştirmeden konuşabiliyorsa, kendi gibi memur bir kocaya sahip olup, iyi bir gelecek kurabilmişse hepsinde bu çabaların payı vardır. Kendinden güzel kuzenlere sahip oluşunu kendi ayıbı gibi algılamasını da beklememeliyiz. Çok daha kötü şartları taşıyan pek çok tanıdığı akrabası da var sonuçta. Gönül buna da şükür hallerini, hem sağlam, içten bir şükürle yaşayabilen bir kadındır ve hep öyle olmuştur. (Yanındakiyle sohbet iyice derinleşti. Koca günün sıkıntısını atmış görünüyor. Ve zannedersem bu metodu günlük olarak kullanıyor bu amaçla.) Güldüğü zaman sağ yanağının üst bölümündeki gamzeyi fark ediyorum. On yıl sonra doğmuş olsa adını Gamze vururlardı mutlaka. El kol işaretlerine, gülüşmelerine bakılırsa beni yanıltma niyeti taşıyor. Ne kadar inatçı olduğumun farkında olmadığını anlıyorum. Sen osun. Gönülsün. İşte bakın bu hallere girmesine tahammül edemiyorum, sahte bütün bunlar. Kör şeytan olduğu gibi bırak, kalk git diyor ama… Hem şu diyet numaralarına, yürüyüşlere vs. özentilerine de hasta oluyorum. Onun bu yönünü vermemek niyetindeyim ama bana başka şans bırakmıyor ki. Karın kısmındaki fazlalığı kendine çok da dert ediniyor halleri. Halsizlikle bunun çözülemeyeceğini pekala biliyor bilmesine ama, dertleniyor görünme zorunluluğunu da ıskalamıyor. Tipik bir kadın işte. Bu zannedersem ikinci hamilelikle birlikte başlayan bir hastalık. Televizyonda gördüğü, bebek gibi kalmayı başaran mankenlerin yanında berbat bir görüntüye sahip olduğunu düşünüyor. Hiç de değil ve hatta bence en hoş yanlarından biri o. Benim hayal dünyamı süslemeye gamzesi kadar yetkin bir göbeğe sahipken o yapmacık kızlara özenişini anlamıyorum, anlayamıyorum.
(Bakın şimdi beni şaşırttığını söyleyebilirim. Bin yılın başında olacak bir şey bu. Gönül, bildiğimiz Gönül muhabbet geliştikçe gevşiyor, hem öyle bir gevşiyor ki, şu oturuşun gözlemlenme anı tarihe geçecek bir ana dönüşüyor. Onun tedbirsiz bir anını yakalamanın gizi içimi yakıyor desem abartmış olmam. Böylece aileden biri gibi oluyorum. Gönül ki kocasının yanında bile oturup kalkışına son derece dikkat eden bir insan, nasıl da gevşiyor ve adeta dönüşüyor hayret edersiniz. Mahcubiyetinden büzüm büzüm büzülen kız, köy ağaları gibi şu anda.)
İlk kez ataması yapılıp bu kütüphaneye geldiği zaman, kütüphane müdürünün yanında kendini ne kadar da zavallı hissederdi anlatamam. Ezik, büzük, iki büklüm. Yetişkin bir oğlana sahip olsaydı müdür, kesinkes terbiyesine, adabına kanıp fırsatı kaçırmazdı. Memur bir kadın olmanın gururuyla, medeni cesaretiyle dimdik yürümeyi dilerdi ama o değildi Gönül. Hiç de olamamıştı. Cesaret, ergenlik çağından itibaren el çekmişti zavallıdan. Öyle dalgalı uçan eteklerle yürek hoplatan, kikirdemeleriyle odaları çınlatan bir güzel olmadı hiçbir zaman. Aşkını, şehvetini, gösterişini içine gömdü hep. Gizemine kattı durdu yıllarca ve hala. Utangaçlıktan mahcubiyetten kime zarar gelmişti ki. İstemese de rıza göstermek durumundaydı, buna mecbur edilirdi. Bilirdi.
Üç buçuk saat, üç buçuk saat olmuş ben buraya geleli. İnanır mısınız buraya gelişimin tek sebebi Gönül. Hayır onu daha önce hiç görmedim. Buradan çalışan böyle birinden haberdar da değildim. Ama şu kapıdan dalıp içeri girerken yanaklarımda hissettiğim yanma, gireceğim salonda beni karşılayacağını bildiğim bir güzelliği hissedişimle ilgiliydi. Tamam, ayran gönüllülüğüm de var ve daha önce buna benzer hisleri hiç alakasız yer ve zamanlarda yaşadım ama, bu sefer sırra kadem bastığıma göre bundan bir anlam çıkarmamdan doğal hiçbir şey olamaz.
Tam olarak, çarşıya doğru yürümek amacıyla çıkmıştım. Malum gündüz saatleri ve bütün arkadaşlarım işinde gücünde. Zaman denilen şey de kolayına harcanmıyor. (Zamanın kıymeti bilinir ama, kazanmak kadar harcayabilmek de önemlidir, bilinmez.) İşte o esnada, bahçe kapısının önünden geçiverecekken bir anda dönüverip daldım kütüphaneden içeri. Sebebi yıllarca önceye dayanan bir çağrışım mıdır nedir bilemiyorum. Kütüphaneleri sadece kitap okunan sığ yerler olarak görmedim hiçbir zaman. Gönlüm aktı birden ve üç buçuk saat geçti. Zamanlamayı daha iyi yapabilseydim Gönül Hanım’dan isteyebilirdim, şu önümde duran ve ne olduğunu nasıl aldığımı dahi hatırlamadığım kitabı. Gözümü alıp ne idüğüne bile bakabilmiş değilim. Zannedersem Osmanlı edebiyatı anlatılıyor. “Ağır ve ağdalı şiirler var içerisinde.” Liseden biliyorum: “Ağır ve ağdalı” bunlar. Ağırı anladım ama ağdasını bilemiyorum. Şiirin ağdalısı da Gönül’ü bulur. “Ağır ve ağdalı” Gönül gibi. İlginç çok ilginç bir dize. “Vay gönül vay bu gönül vay gönül ey vay gönül” Hay Allah ciddi ciddi kafam karışmaya başladı. Size de ilginç gelmiyor mu bu durum. Bütün bunlar çok basit tesadüfler olarak izah edilebilir mi? “Gül yüzünde göreli zülf-i semen-say gönül” Ne demekse? Dur bakalım ne zaman yazılmış bu şiir? On beşinci yüzyıl. Bundan tam altı yüz yıl öncesi. Ahmet Paşa diye biri yazmış. Gel de şaşma. Benim Gönül’üm de o yüzyıllarda yaşasaydı… yakışmaz da değil hani.
Televizyonda Katibim çalardı ya. Ellerinde renkli şemsiyelerle, rengarenk çarşaflarla pırpır dönen kızlar. Onlardan birisi Gönül oluyor. Elinden mendilini düşürüyor ve ben, fesli ben, eğilip koklayıp, derin derin içime çekerek kokusunu, ona doğru uzatıyorum. Yok yok bu Gönül’le aramızda yüzyıllarca geriden gelen bir bağ var ve bu bağ bu günden yarına bitecek değil.
Yarın Pazar, pazartesi günü kapalı olur kütüphane. Elde var bir. Şimdi kalksam ve yarın erken gelsem iyi olacak. Bugünlük yeterince dikkat çektim sanırım. Mesai beşte bittiğine göre saat de henüz dört olduğuna göre aslında bir yarım saat daha oturabilirim ama bilemiyorum. Ne yani bir sürü öğrenci gelip buraya saatlerce ders çalışmıyor mu? Bunlar alışkındırlar böyle durumlara. Bir dakika! Bir dakika aman Allah’ım! Bana doğru bakıyor. Yok yok bana doğru değil, direkt bana bakıyor! Gözünü dikmiş bakıyor. Hey yavrum Gönül. Senin gibisini üç saatte tav etmişsem helal bana be. At oğlum utangaçlığı üzerinden. Kesik bu kadın resmen kesik gibi bakıyor. Gülümsedi mi ne? Bana mı öyle geldi diyeceğim gözleri hala üzerimde. Hiç tereddütsüz üzerimde ve kapılmış gibi bakıyor. Karşılık vermeliyim.
Ya hep ya hiç. Bu fırsat kaç kere ele geçer? O da beni beğendi mutlaka. Niyetimi anladı demek. Süzdüre süzdüre baktığına göre. Ok gibi bakışları. Pes, bu kadarına pes. Sakınma, sıkılma da yok. Gözleriyle abandı kadın üzerime. Yok artık bu kadarı da fazla, kalktı ve bu tarafa doğru geliyor. Soğudum ben bundan. Ne yani saatlerdir oturdum bunu mu seyrediyordum? Ne gerek vardı böyle bir şeye? Rahatlık battı tabii. Hay Allah! Üstüme üstüme geliyor kadın deli mi ne? Dikkat çekti tabii. Gözünü dikip elin evli barklı kadınına asılırsan olacağı buydu. Geliyor, evet bu koridordan da dönmediyse direkt benim yanıma geliyor, başka ihtimal yok! Üstelik dimdik geliyor! Yaklaştıkça heybeti artıyor bunun be. Sevimliden öte korkunç bir şey. Oradaki görüntüsünden daha heybetli sanki.



